PERVANE
Kamil FIRAT
Alevler
birbirlerinin üzerine basarcasına yükselir, sanki gökyüzünde
bir yerlere ulaşmak, bir şeyler kapmak istercesine uzanır
da uzanır... ''Pervane Böceği'', ateşin çevresinde döner,
döner, döner. ..Alevlerle oyun oynuyor gibi, döne döne bir
alçalır, bir yükselir; birden, bedenini yakalamaya, sarmaya
çalışan ateşin içine kendini atar. ..Tüm sessizliğiyle bir
hüzün çöker ateşin aydınlığına, ve hüznün ''maske''si yoktur...
Bir gün birbirine benzeyen gri kapıların önünden biri kendine doğru çeker
seni. ..
Alnaçında evet, biz hala buradayız'' diye yazıyor sanki... İçeride bir
sessiz sessizlikle karşılaşırsın, içini saran, içine alan bir garip sessizlik...
Gri ve siyahtan başka bir renk yoktur bu sessiz mekanda... Her şey tekdüzedir
sanki, sessizlik, duvarların gri siyah rengi, duvarlara asılmış
pervaneler...
Evet, duvarlarda yüzlerce irili ufaklı griye dönmüş pervane, ve mekanda
sessiz seslerin havada kalmış tınıları...
Mekanın insanları da bu sessizliğin bir parçası gibiler, yaptıkları işten
çıkan seslerin ritmi onları da sarmıştır... İş tekdüzedir ama insanlar
mekanik değildir... İşin geleneğiyle,insanın ermişliği arasında bir yerdedir,
bu İnsanlar Mekan ve insanın sessizliğinin arkasında, ateş İle İnsanın,
o büyük uygarlık sürecinin özeti vardır...
Evet
Ateş ile İnsanın binlerce yıldır süren ve insanoğlunun gelişmişliğinin
temel taşı sayılabilecek bir mücadelenin özetini izler bu küçük gri mekanda
insan… İnsanoğlu ateşle ilk karşılaştığında, uygarlaşma sürecinde önemli
bir köşe taşını ele geçirdiğinin farkında mıydı bilinmez, ancak bugün
"ateş" uygarlık sürecinin olmazsa olmazıdır.
Gri, demir kapıdan içeri girildiğinde, yerde, kumda oynayan insanlarla
karşılaşıldığında çocuklukla bugün arasında bir film şeridi akar. Kim
çocukluğunda deniz kıyısına indiğinde kumdan şatolar yapmadı ki. Saatler
süren uğraşılar, çabalar. Ve bir dalga... Yapılan şato yıkılır, darmadağın
olur... ''Kumdan Şato'' dalgalar için yapılmıştır zaten...
Dökümhanede, kumda* kalıp hazırlayan insanlar, hazırladıkları kalıbın
birazdan bir dalga tarafından yok edilmeyeceğini bilerek şekillendirirler
onu... Büyük bir sessizlik içinde, inanılmaz bir çabuklukta hazırlanır
kalıplar.
Bu arada duvarlardaki pervanelerin ne işe yaradığı da anlaşılır. Kalıbın
orijinalidir onlar ve neredeyse her seferinde -tekne boyutuna ve motor
gücüne göre- boyut ve eğimler değişime uğratılır. Bu yüzden "pervane"
ustaları gerekten "usta" olmak zorundadırlar..
*Dökümcülerin genellikle kum olarak tanımladıkları malzemeye "maça" denir
ve kömür tozu, silis ve betonite karışımından oluşur.
Kalıplar
hazırlanmış ve kurutulmuştur... Çaylar içilir.
Ve dökümün ''kreşendo" zamanı gelmiştir. Ocakta yüzlerce derecede eritilen
metal, kalıplara dökülecektir. ''Mal'' potaya alınır. Herkes suskundur,
sanki sessizlik bozulursa işin büyüsü, tılsımı ortadan kalkacakmış endişesiyle
..Potadan yayılan ışık ve sıcaklık herkesi sarar, terler boşalır. Telaşsız
bir koşuşturma ile ergimiş metal kalıplara boşaltılır. .. Dökümün kreşendo'su
da sessizdir...
Döküm biter, sessiz bir bekleyiş vardır artık mekanın içinde. Acaba bir
problem var mı beklentisi, sessizliği bir kat daha arttırır. Ve kalıplar
açılmaya, kum dağıtılmaya başlar. İlk parça ışımaya, dağıtılan kumun içinde
parlaklığı ile ortaya çıkmaya başladığında, metalin ışığı yüzlere yayılır.
Simsiyah kumun içinde pırıl pırıl pervaneler yatıyor yerde.
Bir anda kendini ateşe atan ''Pervane Böceği'' akla geliyor... Anlıyorsunuz
ki; "Pervane Böceği"nin kendini ateşe atması ve tıpkı küllerinden doğan
"Phoenix'' gibi, ateşle birlikte dökümhanenin zemininde yeniden doğması
hiç de şaşırtıcı değil.
|